çift kaşarlı tost olmadığı gibi çok da kedi var

“Bunun içine domates koymuş, pul biber koymuş, ben bunu yiyemem allah kahretsin sizi. Gerzek. Senden Çınaraltı tostu mu istedik gerizekalı. Ne çift kaşarı be tek kaşar var.”

Arkamdaki masada oturan kadın, tostu istediği gibi gelmediği için tükürerek kelimeler saçıyor ağzından.

“Of bir sus artık meymenetsiz kadın, sana o tost bile fazla.” diyecek gibi oluyorum. Ama demiyorum. Çünkü o sırada defterime şunları yazıyorum;

Yüksekten hep korkmuştum, kontrol bende olmadığı zamanlarda aşağı bakmak ayaklarımı yerden keserdi, kalbim fırlamamak için zor tutunurdu, kanım çekilirdi. Bir an için, öleceğim hissine kapılırdım her seferinde. Ama o gün farklı bir şey oldu. Sabah teleferiğe bindiğimde yalnızdım, iki kabin yalnız benimle gidecekti. Üç dakika boyunca şarkı söyledim, bağırarak, istediğim gibi. Kimsenin beni duymasına olanak yoktu ve hayatımda hiç kendimi bu kadar rahat hissederek şarkı söylememiştim. O an yükseklikten korkmayı bıraktım, çünkü yükseklik bana anlık özgürlüğü vermişti.

“Gitmiş ne getirmiş ya salak. Ciyaaaak! Ay buranın kedilerinden de illallah geldi.”

Hala söyleniyor. Solgun tenime biraz denizin maviliğini katıp, kafamdakileri içki sofrasına meze yapmaktansa, kuşlara yem etmeye geldim ama kadının bağırışlarından başka hiç bir şeye konsantre olamıyorum.

“Kedilere de sizin gibi, her sürtündüklerinde ciyaklayanlardan illallah geldi.” Diyecek oluyorum, demiyorum. Çünkü o sırada farklı bir sayfaya geçiyorum.

Arkandan gidişini izliyorum. ‘Hoşçakal’ deyip gidiyorsun, bir daha arkana dönmeden gidiyorsun. Şiddetli kavgaların ardından, kapıyı çarpıp çıkan insanlar gibi gidiyorsun. Biniyorsun, yola koyuluyorsun. Treni kaçırıyorum, seni kaçırıyorum. Bir babanın çocuğunun söylediği ilk kelimeyi kaçırması gibi kaçıyorum. O sırada bir şey geliyor aklıma. “İnsanlar görüntünün tazeliğinden, bir şeyi ilk defa görmenin yoğunluğundan dem vururlar; ama ben, bir şeyi son defa görmenin daha yoğun olduğuna inanıyorum.”* Diye yazıyordu kitapta. Şimdi daha iyi anlıyordum ama aradan çekip sıyıramayacak kadar birbirine kenetlenmiş ve yoğundu hislerim, birinin ucunu tutup çektikçe daha çok düğümlenen ip yumakları gibi. Gittikçe küçülen bir imgeydin artık benim için.

Gittin.

“Yok ya iptal et yemiycem. Onu mu bekliycem bi de ya yok istemiyorum. Ne kadar bizim hesap? A-a Çay ne kadar ki? E zam yapmışsınız ama çok pahalı olmuş böyle.”

Sonunda, gitti.

*John Berger, O Ana Adanmış, Metis Yayınları, 6. Basım: 2011, Topkapı, İstanbul, s. 10.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s