gidişler, ayrılışlar

Ben aslında insanların benim iyiliğim için beni bırakıp gitmesine çocukken alışmıştım. İlkokul ikinci sınıftaydım mesela, karne günü babam gelecekti, öğretmen dağıttı karnelerimizi, aileleri geldi, aldı gitti arkadaşlarımı. İşten geliyordu ya babam gecikecekti muhakkak biliyordum, bekledim, okul neredeyse boşaldıktan sonra geldi. Geç kalınca burulmuştum biraz ama yine de iyi karşılamıştım, karnemi göstermiştim sevinçle, çoğu ilkokul çocuğu gibi hepsi beşti. İki sokak aşağıdaki evimize gitmiştik, öğle saatleriydi. Günün kalanını babamla geçireceğimi sanıyordum ama işe dönmesi gerekiyordu. Gitmesen bugün dedim, gitmem gerekiyor, gideyim ki senin için para kazanayım istediğin şeyleri alabileyim dedi. Gözlerim doldu, ağladım, ben de geleyim seninle dedim, ama iş yeriydi orası, olmazdı. Beni evde bırakıp gitti. Bütün öğleden sonrayı ağlayarak geçirmiştim hatırlıyorum, ama hak da veriyordum, çalışması gerekiyordu.

Yine aynı zamanlar hastalanmıştım. Hasta olan her çocuk gibi annem yanımda olsun naz yapayım ona, bütün gün benimle ilgilensin, yemek yedirsin, iki saatte bir ateşimi ölçsün istemiştim ama annemin de işe gitmesi gerekiyordu. Onun da beni iyi yaşatabilmesi için çalışıp para kazanması gerekiyordu. Baş ucumdaki türbe yeşili saatin alarmını kurmuştu, ilk çaldığında bu ilacı, ikinci çaldığında bu ilacı diye tembihlemişti, sonra gitmişti. Biliyordum o da ağlıyordu böyle olduğu için ama dediğim gibi benim için beni bırakması gerekiyordu o gün.

Sonra büyüdüm, adını vermeyeceğim bir x kişisi, ben daha iyilerine layık olduğum için, tabi ki, beni bıraktı. Çünkü ben ondan daha iyilerini hak ediyordum, beni daha çok sevecek başkaları vardı, o kalırsa beni üzecekti. Beni düşünüyordu, gitti. Yine adını vermeyeceğim, beni benden fazla düşündüğü için, nasılsa bir gün gidecek daha çok üzüleceğim diye, açıklama yapmadan, arkasına bakmadan, erkenden giden bir y kişisi gibi. Çünkü o da, etrafımdaki herkes gibi beni düşünüyordu.

Ben saksıdaki bir çiçektim, insanlar nerede daha iyi güneş alacağımı düşünüyorsa beni oraya koyuyordu, gölgesi güneşimi kapamasın diye çekiliyordu yahut.

Ben bir vedalaşmadan yapılan gidişlere bir de istemeden ayrılan insanların gidişine alışamadım. Buz kesiyor birden her yer, dokunsak kırılacağız sanki arnavut kaldırımlı sokaklarda. Oysa ki daha anlatacak çok şeyimiz var, paylaşacak, yaşayacak çok şeyimiz var, ama gidiyor elinde olmadan. İyiliğimi düşündüğü için değil üstelik bu sefer. Telefonunda son araması duran bir insan gidiyor, elin yine telefona gidiyor ama aradığınız numaraya artık ulaşılamıyor.

Keşke, diyorum bazen, keşke yaşadığımız anın son olup olmadığını bilsek, ona göre şekillense davranışlarımız. Ne değişir, biliyorum hiç bir şey belki ama ona göre koklasak havayı, ona göre baksak karşımızdakinin yüzüne, tutsak elini, sıcaklığını tanısa tenimiz. Kazısak hafızamıza her objeyi, her mimiği suratımızdaki, her kelimeyi ağızdan çıkan. Vedalaşabilsek, sözleşsek belki.

Her ayrılışta bir daha buluşma olmayacakmış gibi sarılsak diyoruz, içimizde kalmasa hiç bir şey ama olmuyor, hiç birimiz yaşayamıyoruz yarını düşünmeden. (Yarını bu kadar önemli kılan ne? Olup olmayacağını bile bilmiyoruz üstelik, her gün, her dakika kumar oynuyoruz farkında olmadan.) Sonsa da son olduğunu kabullenemiyoruz, ben en azından. (Peki gerçekten nasıl bilebiliriz bir anın son olduğunu, bilebilir miyiz? Kimin sözüne güvenebiliriz?) Belki de sonun son olduğunu kabullenmek büyümektir, hala çocuktur benim bu yanım. Oysa ne olurdu üç gün sonra arayıp söyleyeceğimiz şeyi üç gün sonrası yokmuş gibi şimdiden arayıp söylesek. Neyi ne için erteliyoruz, ben hiç bir zaman anlamadım zaten.

Her gidişten bana kalan anılar var çoğu hiç aklımdan çıkmayan, kimi anılar dokunuş, kimileri bir bakış, kimileri bitmemiş, sonu gelmemiş cümleler. Ve her gidişin ardından birileri mutlaka zorlanıyor evine giden yolu bulmakta.

Sonra okuduğum bir kitapta, hayatımda belki en çok etkilendiğim iki dörtlükle karşılaştım, zamanlamasıydı belki en çok etkileyen, bilmiyorum. Belki zaten kitabın adıydı beni en başından etkileyen.

“sabit siyah ayrılıktan
aldığım pay denk seninkine.
neden ağlıyorsun? iyisi mi ver elini
ve söz ver bir düşte geri döneceğine.

sen ve ben acıdan bir dağız, sen ve ben
bu dünyada bir daha hiç karşılaşamayacağız.
hiç olmazsa gece yarıları
bir selam gönderebilsen yıldızlardan.”

-John Berger, Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü

Sanırım gitmek ve ayrılmak benim için farklı şeyleri ifade ediyor artık.

Ve bazen her şey birbirine karışıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s