Bazen vazgeçebilmek istiyorsun, sırf dileğin gerçek olsun diye

Derler ki çok istediğin bir şeyden vazgeçtiğin zaman gerçekleşir, böyle buyurur evren. Bazen vazgeçebilmek istiyorsun, sırf dileğin gerçek olsun diye.

Özlemenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyorum. Nasıl tuhaf, nasıl evrensel, nasıl açıklanamayan ama aslında hep anlatılabilen bir şey olduğunu. Kışın bir yaz meyvesini de özlüyorsun, bir insanı da özlüyorsun, bir konuşmayı da, içtiğin bir kahveyi de yağmur yağarken aşina olmadığın bir şehrin sokaklarında.

Yalnızca bir gün bulunduğun yeri özlüyorsun, sadece bir kere gördüğün gözleri de, senelerini paylaştığın insanları, ya da kısa zamanda senelerin anılarını paylaştığın insanları da özlüyorsun.

Bütün özlemler birbirine giriyor bazen, ne zaman ne için kötü hissetiğini ya da vapuru ne için kaçırdığını, ne diye onca işinin arasında sahile çay içmeye indiğini, neyden kaçmaya çalıştığını bilemiyorsun. Bazen bir daha asla göz göze gelemeyeceğin bir çift büyük gözü özlüyorsun, kahkahası kulaklarında çınlıyor, bazense birinin sarılışını, bir arkadaşınla gülüşünü, yaptığın işleri.

Hiç bir düşünce, hiç bir çaba, hiç bir dua geri getirmiyor özlediklerini. Hayatına devam etmeye çalışıyorsun kaldığın yerden ama çatlaklar var, biliyorsun. Bir daha asla eskisi gibi olmayacak hiç bir şey. Bir şeylerin üzerini örtüyorsun ama ilk rüzgarda yeniden saçılıyor her şey.

“Fakat nasıl olur?” diye sordu kadın. “Nasıl olur da kimseyi sevmezsin?”

Yani gidecek olsa hem onu, hem onun şehrini, hem her şeyi bırakıp gidecek olsa gitme demeyecek miydi?

Demeyecekti. Bunu bile dile getirmeye gerek görmeden gitti adam. Kadın bir süre sustu, sadece gözlerini kırpıp açıyordu, hareket etmiyordu. Tezgahtan yere yuvarlandıktan bir süre sonra duran meyve gibi hareket etmiyordu, eşyaların arasında bir yerlerde unutulan küçücük kağıt parçasındaki not gibi hareket etmiyordu.

Peki nasıl unutacaktı? Unutacak mıyım diye sordu önceleri kendine ama tabi ki unutacaktı, aşk acısı demeye bile dilinin varmadığı küçük bir hadiseydi bu. Nasıl ki unutuldu Ariadne’in Theseus’a nasıl aşık olduğu, nasıl ki unutuldu Luisa Capetillo’nun kim olduğu ve neden öldürüldüğü ve nasıl ki unuttu uyanamadığı günün sabahında kahvesine süt koymayı, öyle unutacaktı adamın sıcaklığını. “Ama hiç bilmeseydim” diyordu, “unutmama gerek kalmazdı”.

Madem diyorsun, geçmeyecek, içimde taşıyıp devam edeceğim. Havanın eskisi gibi kokmayacağını, içimdeki mutluluğun ne olursa olsun eski seviyesine ulaşmayacağını, çiçeklerin baharda aynı açmayacağını bilerek yürümeye devam edeceğim. Her kafanı çevirişinde, her sarhoş oluşunda, her her şeyden sonra aklına gelecek kaybettiklerinin yüzü, kahkası, konuşması. Sen yine bazılarının nasihatlerini dinlemeye devam edeceksin, bazılarının şu an nerede olduklarını düşüneceksin, bazılarını görmek isteyip görecek ama uzaktan izlemekle yetinecek, bazılarını ise bir daha asla göremeyeceksin.

Biraz şarap, biraz kahve, gecesinin sabahında, akşamında yine biraz şarap, bu sefer daha sert kahveyle sabahlarında, güneşin nasıl tepede yükseldiğini izleyecekti. Mahalle aralarında yürürken çocukların toz toprak içinde top oynadığını seyredip en az onlar kadar eğlenecek, yolun kalanını yürürken yüzünde çocuklardan aldığı gülümsemeyle devam edecekti. Okuduğu kitaplardaki karakterlerden biri olacaktı, devrim zamanı aşık olup sevdiğini ölüme uğurlayacaktı bazen, bazen idealleri uğruna herkesi karşısına alan ünlü mimar olacaktı, örümcekleri patikaya yuvarlayan çocuk olacaktı bazen. Ama en çok yürüyüş yapacaktı. Fırsat buldukça, gece, gündüz, hava güneşliyken, yağmur yağarken, hep yürüyecekti. Hansel ile Gretel’in ekmek kırıntılarıydı anlatamadığı şeyler, her adım attığında bırakıp bir kısmını, sonunda bir şey kalmayacaktı geriye. Ayakları ağrımaya başladıkça canının acısı geçecekti sanki.

Biraz daha şarap doldurdu boş kadehe, önündeki notlara baktı, bir sigara daha yaktı diğerinin dumanı hala tüterken. Onu kapıdan uğurlarken özlemeye başlıyordu, uyuduğu çarşafları değiştirmeye kıyamıyordu kokusu sinmiş diye. Ona her dokunduğunda ‘acaba bu son mu?’ diye düşünmekten yorulmuştu belki. Kaç şehir değiştirdiğini hatırladı her şeyi unutmak için, otobüsün ışıkları söndüğünde kaç yol çizgisi saydığını, kaç kere uykuya dalıp sıçrayarak uyandığını ve yanında kimseyi göremediğini. Bir insan nasıl konuşmayı bile hak etmezdi? Kadın hak etmiyordu, adam için belli ki kadın hiç bir şeyi hak etmiyordu.

Kapıyı açıp eve giriyorsun gece, yorgunsun. Çıt yok, pencerelerden süzülüp de evi dolduran çocuk gürültülerinden başka. Böyle bir durgunluk geliyor ya, biliyorsun, donup kalıyorsun hani bazen bir anlığına, yalnızsın çünkü. Ev sessiz, sen sessiz, her yer karanlık.

Yakın arkadaşlarından birinin sana öğrettiği en önemli şey, önce yalnız kalmayı bileceksin, yalnızlığı bilip, yalnız yaşamayı öğrenip, insanları üzerine inşa edeceksin. Ancak böyle iyi hissedebilirsin. Bak, her şeye ağlamamayı da öğreniyorsun yavaş yavaş. Hissizleşiyorsun aslında, üzüntüleri de, mutlulukları da çok hissetmiyorsun sarsıcı bir şey olmadıkça. İnsanları kırmaktan çekinmiyorsun artık, kendini kırmaktan da çekinmiyorsun artık, çünkü daha fazla kırılamıyorsun artık.

Kendine bir çay yapıp kitabını açıyorsun. Nerede kalmıştın? Hah.

Kadın hak etmiyordu, adam için belli ki kadın hiç bir şeyi hak etmiyordu.

2 Comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s