Yarım kalan hikayeler

Yarım kalan hikayeler -herkesin dilinde-, kafa karışıkları, dağılan düşünceler, değişen insanlar ve hiç durmadan damlayan musluklar. Nasıl bu kadar değiştim bilmiyorum. Mevsimlerden de bahar üstelik.

Bir kaç ay önce Berlin’de keşfetmiştim aslında yalnızlığı, kendimle tanışmıştım belki de ilk kez ve olduğum gibi sevmeye çalışmıştım kendimi. Zordu. Bu yazı uzun bir yazı olacak gibi, uzun yazı okumayı sevmeyenler şimdiden bırakabilirler.

Buraya yazmadığım zaman zarfı boyunca defterime çok şey karalamışım, her yazıda farklı bir ben. Uzun bir süredir kendimi keşfetmekle alakalı sıkıntılar yaşadığımı zannediyorum. Bir gün sigarayı bırakırken, bir gün bir paket bitirebiliyorum. Kahkahalarımın arkasından gözyaşları da gelebiliyor.

Sonra eski yazılarımı okumaya başlıyorum, nasıl toparlarım bunları diye. Berlin’de şöyle yazmışım, aylardan Aralık, 2015’in sonlarındayız.

“Ben aslında kendimi aşmaya çalışırken kendime alışmaya çabalarken buldum kendimi. İnsan içine karışmaya çalışırken bile hep kuytu köşeleri seçtim. Tek başıma bilmediğim sokaklarda yürümek, önümde neyin olduğunu, neye bastığımı görmeden yürümek hep korkuttu beni, heyecanlı geldiği kadar. İnsanlara anlatamadım, neden çekindiğimi, aslında ne hissettiğimi, kimi özlediğimi, çünkü kendim de sanırım yeni tanışıyorum kendimle. Bazı hislerin, bazı şeylerin geçici dönemler olduğunu düşürdüm ama belki de ben böyleyim. Belki de kendi tercihim olmadığı zamanlarda yalnız kalınca kötü hissedip ağlayan biriyim, herkes yalnız kalmayı başaracak diye bir şey yok, belki de ben yalnızlığı yapamayan hatta yalnız kalmaktan korkan biriyim. Belki o yüzden hep özel sandım her tanıştığım insanı; hep yanımda olacak, beni her şeyin içinden çekip çıkaracak ve bu hislerden kurtaracak biri. Belki o yüzden umutlarım tükendiğinde, yalnızlığımla yüzleştiğimde hep uzaklara gitmeyi tercih ettim, iki kilometre ya da iki adım öteye kaçmayı. Belki korktum. Belki hem çekindim kendimi kabullenmekten olduğum gibi, hem de sevdim, konuştukça konuştum, susmak bilmedim -muhtemelen sarhoştum-. Belki o yüzden herkesin bana söylediği gibi yapıp yabancı bir şehirde birileriyle tanışmaya çalıştığımda kendimi yine arkamda oturan grup grup insanların sohbetlerine kapadım. Belki umudum kalmadı dediğim anda bile en olmadık yerde birinin gelmesini bekledim, belki sadece kendimle tanışmaya çalıştım. Tanımadığı kapıları açarken çekinen bana, önünü göremediği sokaklarda yürürken korkan bana, karanlıktan korkan bana, hep bir şeyler isteyen ama adım atmakta çok zorlanan, ağzından çıkan her sözden sonra karşısındakinin ne düşündüğünü kafasına takan bana. Uzun zamandır geçmesini beklediğim şeyler geçmiyorsa ve senelerdir böyleysem, hissi aynı olan olaylara tepkim aynıysa senelerdir ve üzüldüğümde, korktuğumda hep ağlıyorsam, tek kaldığımda yanımda hep birini arıyorsam demek ki, demek ki ben böyleyim. Bu benim. Bunlar beni ben yapan şeyler. Belki de yabancı bir şehirde geçirdiğim tek yalnız geceyi birileriyle tanışmaya değil, dışarda sarhoş olmaya harcıyorum ki eve gittiğimde yalnızlığı hissetmeyeyim. Eve gittiğimde özlemeyeyim. Ayağım bir yere takılsın, kapıyı tersten açayım, güleyim kendi kendime ne kadar salağım diye, dişlerimi güçlükle fırçalayıp, yüzümü yarım yamalak yıkayayım ve uyuyayım hemen diye. Ben belli ki hiç biriniz gibi baş etmiyorum yalnızlıkla ya da sizin kadar normalleştiremiyorum. Ve artık bunu değiştirmekten, büyümeyi beklemekten çok sıkıldım çünkü büyüyemiyorum. -Belki çocukluğuma inmek lazım, inelim mi? Benim hiç takatim yok.- Kendimi böyle kabulleniyorum. Yeni bir insani tanır gibi, konuştukça, hislerini, düşüncelerini, yaşayışını anlattıkça çıkarımlar yapar gibi kendimi tanıyorum. Kendim hakkında analizler yapıyorum, belki en çok bu zorluyor. Sevip sevmeme konusunda hala şüphelerim var ama biliyorum, sevmek zorundayım. Annemi sevmek zorunda olduğum gibi.”

Sonra 2016’nın Ocağını bitirirken, Roma’da yazmışım yine bir şeyler, kahve dökülmüş kırışık sayfalara, bozuk el yazımla;

“Aslında bütün savaşım kendimle gibi. Kendi kendimle savaş halindeyim, kendimi herkesin beni yargıladığından daha çok yargılar haldeyim. Kendime yetmiyorum, kendi beklentilerimi karşılayamıyorum, kendimi sürekli hayal kırıklığına uğratıyorum. Konuştuklarım için, bazen konuşmadıklarım için kendime kızıyorum. Bazen aslında herkesle bir olmak isterken tek başıma, kaçmış buluyorum kendimi. Bu özgüvensizlik mi bilmiyorum. Bir şeyi gerçekten istediğim zaman yapabileceğimi de biliyorum aslında, belki sorun artık hiç bir şeyi çok fazla istemememdir. Sonra bir şeyleri istemediğim ve yapmadığım için kendime sinirlenmemdir belki. Kendimi tanımaya ve kabullenmeye çalışıyorum ama sanırım başaramıyorum. Bazen yaklaşmış gibi oluyorum ama çoğunlukla kendimle savaşırken buluyorum kendimi. Tanımadığım şehirlerin sokaklarında gezmek uzaktan çok heyecanlıylen bazen çok korkulu olabiliyor. Yalnız kalmak da öyle. Neden böyle? Bütün umutların tükendiği yerdeyim. İnançların bittiği. Uzun zamandır beni yoran şey umut etmek ve beklemek ve inanmaktı belki. Bunları artık bırakıyorum, bırakmaya çalıştığım tüm kaygılarım gibi.”

Sonra aylardan Şubat, doğum günümün gecesinde kusuyorum, ben yazdıklarımı bazen kusmak olarak nitelendiriyorum;

“Bugün iyi hissetmem gereken bir gün aslında ama hissedemiyorum aksine kötü hissediyorum. Kötü dostlar mı biriktirdim? Hayır, ama sanırım bununla yürümüyor işler. İnsanlarla tanışıyorum, yakın oluyorum ve bir şeyler paylaşıyorum. Değer veriyorum ve bir şeyler bekliyorum, insanlarla olan yakınlığım beklentiye sokuyor beni. Arkadaşlıklar, aile ilişkileri, ilişkilerin hepsi. Ben zaten iki bira içip biraz samimi hissedince her şeyi anlatabiliyorum insanlara, en büyük yanılgım da burada başlıyor. Verdiğim kadar değeri, önemi göremediğim zaman kırılıyorum ve artık kırılmak istemiyorum sanırım bu yüzden de kendimi insanlardan uzaklaştırıyorum artık. Yeni bir hayat kursam diyorum, tüm tanıdıklarımdan uzakta ve hayatıma eski samimiyetlerde insanları almadan tekrar başlasam. Hayatım nerede, ben ne yapıyorum, eskiden olduğum insana şimdi ne oldu bunları bilmiyorum. Bütün hırslardan, bütün taktiklerden ,açık sözlülüğün olmadığı, her şeyin doğrudan içten geldiği gibi söylenmediği her yerden, böyle davranan herkesten kaçmak istiyorum sadece. Şimdi kendini dağ evine kapatıp tek yaşayanları daha iyi anlıyorum. Hiç mi kimseye ihtiyaç duymuyorlar diye düşünürdüm, yapamayacağımı düşünürdüm ama şimdi anlıyorum. Anladığım için üzülüyorum aslında. Heveslerim neden kaçtı, neden kimseyle olmak istemiyorum bilmiyorum. Beni insanlar değiştirdi sanırım. Sevginin, arkadaşlığın, her şeyin ne kadar değersiz olduğunu, ne kadar gösterişten ibaret olduğunu onlar öğretti bana ve ben de artık herkes gibiyim sanırım. Ve klişeler. Ve perde kapanır.”

Şimdi nasıl düşünüyorum bilmiyorum. Sadece kendimi tanımaya başladıktan sonra bir değişim sürecinde olduğumu ve çok değiştiğimi farkındayım. Bu değişimden memnun muyum, nasıl bu kadar değiştim, ben neydim ne oldum, kimim ben, artık bilmiyorum. Hala rahatsız olduğum konularda değişmeye çalışırken hep şöyle derken buluyorum kendimi; “ben buyum demek ki”. Kaygılarımdan kurtulmaya çalışıyorum, ben tam bunları yazarken seneler önce sevdiğim adamın bana dinlettiği şarkı çalıyor, aklım o zamanlar olduğum insana gidiyor. Yine karmaşalar, kafamda yine siren sesleri. (Farketmeden alıntı mı yaptım bir yerden? Affola.) Bu değişim ne zaman bitecek, ya da ben hep değişim sürecinde olan bir insan mıyım? Ben bu kadar arada mı kaldım? Ben ne zaman bu kadar arada kaldım? Bilmiyorum. Peki nereye kadar değişeceğim? Sınırı var mı bunun? Vardır elbet.

Bir yandan da yalnızca kendi istek ve arzularımı düşündüğüm sınırlı zaman oldu. Bunu düşünüyorum. Kendimden çok insanların ne hissettiğini, ne yaşayacağını, benim yaptıklarımdan nasıl etkileneceğini düşündüm hep. Aslında her şeyi olgunca karşılasak hepimiz, bu bir hayat ve bu hayat bana bunu getirdi. Her şeyi alıştığımız tepkilerin içinde değil de kendimizce normalleştirerek düşünsek, bilmiyorum daha kolay olur mu? Belki biten çoğu arkadaşlık bitmez, gereksiz konuşulan konular eksilir belki, belki bu kadar anlayışla karşılasak hayatın ve insanların bize getirdiklerini daha mutlu oluruz. Bu bizi zayıf da kılmaz aslında. Ben her şeyi, herkesi kabulleniyorum. Kabullenemediğim noktada çaktırmadan kaçıyorum zaten. Farkına varmıyorsunuz.

Aslında anlatmak istediğim çok şey var ama ne anlayacak biri var hayatımda -bir kaç kişi haricinde belki, çok da haksızlık yapmayayım- ne de kelimeler bazen yetiyor anlatmaya. Geçtiğini sandığınız çoğu şey geçmiyor aslında. Okurken bile yanlış anladığınıza eminim. IMG_5725.JPG

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s