Yaşayan bir yer

thumb_IMG_8271_1024

Hayatımda bana huzuru en çok hissettiren bir yeri, bir koyu geride bırakıyorum, denize doğru baktığımda her an Odysseus’un salı belirecekmiş gibi hissettiren, dert edindiğim tek şeyin ayaklarımın altından -ya da üzerinden- yavru bir yengecin geçebilme olasılığının olduğu, yanımızdaki meyhanesinin çalışanları tam da sevdiğim gibi güler yüzlü, hoş sohbetli insanlar olan, güneş denizin üzerinde hafif hafif batarken insana şiirleri hatırlatan, bir adım ileri gidip Cemal Süreya dizelerindeki romantizmi hissettiren, yer yer de anason kokusu getiren burnuna. Orada en güzel rakı içilir.

En son hangi gündü hatırlamıyorum rakı içtiğimiz, kusuruma bakmayın günleri geceleri karıştırdıysam, rakı içtiğimiz ve bir yerlerde denizle gökyüzünün ton farkı olmaksızın siyahta buluştuğunu bildiğimiz, hani şu insana ölümsüzlüğü hissettiren. Ama ölmeye de cesaret ettiremeyen.

Ayaklarım bileklerime kadar denizde, sandalyemi kumlara gömdüm. Neyin iyi neyin kötü olacağını düşünmeyi bırakacak kadar içtim. İyi ki de içmişim, en sevdiğim ve sık sık dillendirdiğim alıntıyı yapacağım şimdi. John Berger şöyle yazmıştı bir kitabında; “İnsanlar görüntünün tazeliğinden, bir şeyi ilk defa görmenin yoğunluğundan dem vururlar; ama ben, bir şeyi son defa görmenin daha yoğun olduğuna inanıyorum.” sonra devam ediyor, tabutunun başında babasının eskizini yaparken; “Görebildiğim her şeyden geriye yalnızca çizim kalacaktı. Çizdiğim yüze bakacak en son kişiydim ben. Tam bir nesnellikle çizmeye çabalarken ağladım.” Kelimeleri daha fazla tüketmeden defterime şunları yazıyorum:

Nasıl başlasam, nerede kalmıştım bilmeden dökülüyor cümleler bu defa. Bolca hüzün, şaşkınlık, merak gizli satırlarımın arasında. Zaman nasıl bu kadar hızlı geçiyor ve kasırga gibi, geçerken etrafındaki her şeyi değiştirerek, kırarak geçiyor.

Scan 1

Yukarıda görünen plan ananemlerin evinin planı. Sedad Hakkı Eldem’in türk evi plan tiplerine göre dış sofalı sayılıyor sanırım. Evin girişinde nispeten büyük bir veranda var ve bütün hayat burada geçiyor, geçiyordu eskiden. Sabahları uyandığımızda ananemin verandadaki ocağında patates kızartıp sofada bize hazırladığı kahvaltılar vardı. Bu gidişimde her şeyi kayıt altına alma isteği doğdu içimde çünkü her şey değişiyor. Hatta bir kaç sene önce evin çeşitli fotoğraflarını çekip ‘yaşayan bir yer‘ diye bir albüm yapmıştım, iyi ki yapmışım. Ne hissettirdikleri, ne içindeki eşyalar, ne de yaşayanları eskisi gibi değil artık. Ev aslında daha da farklıydı, 99’daki Gölcük depreminden sonra merkezdeki evlerini bırakıp, büyük bir tadilat yapıp buraya yerleşti ananem ve dedem.  Küçük odanın (kısmen benim odam) yerinde tuvalet vardı, koyu gri mermerleri vardı, verandanın yerinde yalnızca basamaklar ve çeşme vardı direk bahçeye inen. Üç yaşlarımda buradaki çeşmeden su doldurup bahçede oyun oynadığımı hatırlıyorum. Ananemleri görmeye geldiğimizde dedem, babam ve ben buraya gelirdik, komşunun yeşil kapısının üzerinden atlayıp, aradaki patikadan geçerek gelirdik eve. Günümüzü geçirip geri dönerdik çoğunlukla, merkezdeki oturdukları eve. Dedem bisiklete de binerdi o zamanlar, hatta çok meşhur bir hikayeleri var babamla dedemin. Bir gün dedem arkasına alıyor babamı, yolda biri çarpıyor bunlara, ikisi de başka yerlere savruluyor. Ama sonrasında gülerek anlatılacak kadar zararsız atlatılan bir kaza hikayesi bu. Bilmem şimdi sorsak, dedem hatırlar mı.

Sonra köye, yani bu eve yerleşme hazırlıkları yapılırken mutfak tezgahının altında yeşil perdenin yerini dolaplar alıyor, tuvaletin yerini küçük oda dediğimiz oda alıyor, veranda yapılıyor, oturma odası ve diğer tüm odalar da tadilat geçiriyor ve ananemle dedem burada yaşamaya başlıyor. Sonra da ilkokula giden ben, her yaz okullar tatil olduğunda buraya geliyorum, annemle babam haftasonları geliyor, onlar gidince arkalarından evde bir yerlere gizlenip kimseye göstermeden kısacık gözyaşları döküyorum, sonra balkonda ananemin pirinçlerini, unlarını, şehriyelerini zayi ederek evcilik oynamaya devam ediyorum. Seneler böyle geçiyor.

Scan

Evde her sabah 7 gibi uyanılıyor, ananem önce tavukların kümesini açıp onları azad ediyor, sonra kahvaltı hazırlıyor, bir uyanıyorum dedem takım elbiseler içinde bisikletine atlayıp camiye namaz kılmaya gidiyor. Pamuk diye bir kedim de vardı orada, eve alırdım bazen, bir keresinde ona da küçük bir hamak yapmıştım. Muhtemelen ananem bana nasıl hamak yapıldığını öğrettiğine pişman oldu o gün. Her bayram iki teyzem, kuzenlerim, dayım ve biz orada buluşur, sabah erkenden uyanır bayram kahvaltısı yapar, bayramlaşır ve bütün günü keyifle geçirirdik. Biz bazı seneler kuzenlerimle etraftan aldığımız ufak tefek şeyler için bilet hazırlayıp annemlere satıp çekiliş yapardık kendimizce, bazen hazırladığımız tiyatroları sergileyerek geçirirdik geceleri. Herkesi zorla sandalyelere oturturduk, tüm aile de otururdu, hepsi de çok eğlenirdi. Ben çok çocukluğunu özleyen bir insan değilim, ama özlüyorsam sırf bu anılar için özlüyorum.

Geçtiğimiz son beş senede dedemle ananem kavga ederdi bazen, dedem her şeye karışır, söylenir, ne kadar huysuz yaşlı tavrı varsa sergilerdi. Ama iki katım olan iki erkek kuzenim bana sataştığında da kravatını tutarak “oğlum rahat bırakın kızı” diye bağırmayı da ihmal etmezdi. O zamanlar nasıl geçti, biz nasıl büyüdük, büyümemiz iyi mi oldu kötü mü oldu, ne kazandık ne kaybettik bilmiyorum. Büyürken çok insanı, dolayısıyla her seferinde kendimizden bir şeyler kaybettiğimize eminim.

Scan 2

Evin etrafındaki yapışkan otları toplayıp sepet yaptığımız ve yumurta taşıyarak test ettiğimiz, bahçeye bir şeyler gömüp on sene sonra bulmak üzere haritasını çıkarttığımız günler dün gibiyken dedem beyin kanaması geçirdi, sonra alzheimer oldu, sonra da hiç eskisi gibi olmadı. Alzheimer gerçekten kötü bir hastalıkmış. Son dört senede her şey nasıl değişti o evde bilmiyorum.

Sabah uyandığımda ananem ekmekleri dilimlemiş, bazılarının üzerine reçel sürmüş, bazılarına peynir koymuş birer birer dedemin ağzına götürüyor, dedem artık ananemin bebeği. Akşam uyuma vakti yaklaştıkça ananem elinde dedemin pijamalarıyla geliyor, dedem kollarını uzatıyor, beş yaşında bir çocuktan farkı yok, ananem üzerini değiştiriyor, bunu izleyen annemin, babamın ve benim gözlerimiz doluyor, biz de zaten sulu gözlülük ata sporu. Balkonda oturuyoruz dedemle, eskiden bir dakika yerinde durmayan, yine takım elbiseleriyle bahçeye girip toprak havalandıran, mısırları, domatesleri toplayan, yabani otları ayıklayan dedemle, “orak benim işim” diyor, “elime hiç bir şey vermiyor çok sıkılıyorum”. Sonra “çok tadilat oldu bu sene buralarda” diyor, annemlerin banyoyu daha rahat kullansınlar diye düz ayak olacak şekilde yaptırmalarından bahsederek, “çok da ölüm oldu diyor” çünkü aylar önce kardeşini kaybettik, aynı bahçenin içinde yaklaşık 8 sene önce yaptırdıkları evde yaşayan amcadan bahsederek, terör yüzünden ülkede pisi pisine katledilen insanlardan bahsederek, kaybettikleri diğer bütün akrabalardan bahsederek. Her lafın arasında da yanımızda kim yoksa onun nerede olduğunu soruyor, yalnız kalmak en büyük korkusu artık. Senelerce İstanbul’a zor getirdiğimiz, getirsek de bir hafta evde zor tutabildiğimiz sonra bir sabah uyandığımızda köye dönmüş olduğunu anladığımız dedem, şimdi İstanbul’a gelmek istiyor. Gerçekten istiyor mu, yoksa İstanbul’un neresi olduğunu hatırlıyor mu bilemiyor insan. İçimiz burkuluyor. Aradan bir dakika geçiyor, geçmiyor, “orak benim işim” diyor, “hiç bir şey yaptırmıyorlar bana bunalıma girdim” bir nefes alıyor “çok ölüm oldu bu sene, çok insan öldü.” “Baban nerede?” diye soruyor sonra yine, otuz saniye önce cevabını almadığı bir soruyu sorar gibi.

Poli var bir de, komşunun köpeği ama bizim elimize doğdu, her gittiğimizde evlerinin önünden geçerken bahçe duvarından kafamızı uzatır ‘Poli!’ diye bağırırdık, koşa koşa gelir kuyruk sallayarak üzerimize atlardı. Biz İstanbul’a dönene kadar da bizim bahçede kalırdı. Babamla yıkardık, iltihaplı gözlerine damla damlatırdık -bu yüzden bir süre yaklaşmadığı olmuştu bize-, beslerdik. O da artık 15 yaşında, her gittiğimizde daha da yaşlanıyor, gözleri görmüyor, hareketleri yavaşlıyor. Geçen gün bir baktım Poli bahçede, seslendim, dönüp bakmadı. Babam geldi sonra. “Bahçeden seslendim duymadı, sonra gittim kafasını okşadım, başını kaldırdı, beni bir tanıyışı var göreceksin, takıldı peşime berbere geldi benimle”. Gözleri tabi yine dolu dolu.

Ne zaman iki kadehten fazla içsem, sevdiğim tüm insanları yanıma toplayıp onları ne kadar sevdiğimi anlatmak istiyorum. Ailemi, arkadaşlarımı, herkesi. Herkese tek tek sarılıp, eğilip öpesim geliyor. Hissettiğim sevgiler kaybetme korkuna dönüşüyor, yok yere üzülüyorum bazı geceler. Özlüyorum bazı geceler, sağa sola döndüğüm dakikaların birinde uyuyorum güç bela, uyanıyorum, her şey geçmiş gibi. Dünyanın bir yerinde, kaldığım yerden devam ediyorum yaşamaya.

Her şeye sıkınca tutunmak gerekiyor aslında. Her şeyi hafızaya kazımak. Hiç bir şeyi ‘sonraki sefere’ bırakmamak gerekiyor. Neyin ne zaman son olacağını bilemiyoruz. Kendimi tekrarlıyorum yine, biliyorum. Önüne hiç bir şeyin çıkmayacağını düşündüğün bir yolda hızla, en sevdiğin şarkıları son ses dinleyerek gitmek gibi. Ama işte ne zaman ne çıkacağını bilemiyorsun, o yüzden hep bu hazırlıklı olma hali.

Şimdi toprak ve yeterince taşlı yoldan dönüşe geçtik. Toz kalkıyor araba ilerledikçe, deniz yavaş yavaş kayboluyor arkamızda. Yemyeşil ağaçlar yerini bozkıra bırakıyor. Radyoda çalan şarkı, seneler önce aşık olduğumu düşündüğüm birinin çok sevdiği; Blackmore’s Night-Wish You Were Here.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s