Delirmeye beş kala, sonraya bırakmadan

Yürüyorum. Gecenin bir yarısı, aklımın yarısı uyuşuk, yarısı bin düşüncenin içinde, hepsi birbiriyle bağlantılı, hepsi birbirinden ayrı. Gel çık işin içinden çıkabilirsen. Çıkamadım. Eve doğru yürüdüm, ne kadar sarhoş olsam da evin yolunu hep bulurum bir şekilde. Aynı evlerin yollarını yürürken hep kendi kendime düşünürüm, kendimle konuşurum, ertesi sabah yürürken vazgeçeceğim kararlar veririm, otobüse binerken cayacağım sözler veririm kendime. Tutamadım diye de kızmam, bir bildiğim vardır ayıkken de, sarhoşken de.

Uzun zamandır yazmıyordum, kafamda çok düşünce, kenara karaladığım çok şey var ama bir araya gelemiyorlar bir türlü, ne kendimi ne notlarımı toparlayamıyorum, o yüzden defterlere aldığım dağınık notlarla ilerleyeceğim.

Her sabah ve akşam yürürken gördüğüm bir köpek var yol üzerine, o hep uyur, sabah da uyur, akşam da uyur. Gerçi ilk taşındığım zamanlarda bir sabah bana kötü baktı gibi gelmişti, biraz korkmuştum, sonra köpekten korktuğum için kendime kızmıştım, babam duysa, o da kızar bana. Şimdi yürüdükçe köpekle konuşuyorum içimden, hatta yanına, kaldırıma oturup olanı biteni, kafamdaki tüm tilkileri anlatasım geliyor ama deli derler bana diye yapmıyorum. İnsanların ne düşündüğünü ne ölçüde ve neden bu kadar önemsiyorum? Bu çok ayık kafayla tartışılması gereken bir konu, bunu ben yarın bir konuşurum kendimle. İşte ne yapacaksın, ben Cemal Süreya değilim ki sana şiirler yazayım, ben anca köpeğe seni anlatırım yol üzerinde denk gelirsem, içimden konuşurum, içer içer arkadaşlarıma konuşurum, başımı yastığa koyar kendi kendime konuşurum, en sonunda delirdiğimi düşünerek uykuya dalarım.

Her gece, her sarhoş girdiğimde yatağa, uykuya dalmadan önce hep Sait Faik yankılanır kulaklarımda, “Sarhoşum, anasını satarım dünyanın, düşmanlarımın hepsini bir meteliğe. Dostlarımın, olmayan dostlarımın şu dünya yüzünde, hepsine şaraplar, biralar ikram etmeliyim.” Sonra aklıma takılır, “Son Kuşlar” mıydı, “Mahalle Kahvesi” miydi, kalkarım yataktan, aralarım kitapları tek tek, o pasajı ararım, yalnızca sağ sayfada, yeni başlayan bir hikayenin üçüncü paragrafı olduğunu hatırlarım, hızlı hızlı geçerim sayfaları, boşlukta komşunun televizyon sesleri yankılanır, alt katındaki teyzenin öksürük sesleri azalır, ben o öyküyü tekrar okurum, gülümserim, seni, onu, eski beni, birilerini hatırlar gülümserim, başımı tekrar yastığa koyar uyurum. Bazı geceler uyuyamam, üst üste uyuyamadığım geceler olduğunda yine uyuyamayacağımdan korktuğum için geciktiririm yatağa girmeyi, kütüphaneyi karıştırırım, çalışma masasının başında oturup neler yaptığımı, neler yapmak istediğimi düşünürüm, dışarıdaki sesleri dinlerim, kafamdaki seslerle mücadele ederim, bir daha sesini duyamayacağım insanları özlerim, hiç bir şey kalmayınca, ya da düşünmekten yorulunca girerim yatağa. Ne yapacaksın? Ben kendimle yaşamayı öğrendim bir şekilde, şimdi alışma sürecindeyim. Aslında uzun zamandır kendime alışma sürecindeyim. Birine alışmak gerçekten çok zor.

Mesela bazı gecelerde giriyorum eve, herkes uyumuş, anahtarın kapıyı kitlerken çıkardığı ses yankılanıyor koridorda, tüm evde, beynimde. Odama giriyorum, odam sarhoş, kapının arkasındaki havlum sarhoş, en sevdiğim kitaplar sarhoş, yastığım dünden kalma. Sonra seni düşünüyorum, sen unutmaya kıyamadığım anılar gibi, anımsattığı güzel hisler hatırına silemediğim, silmek istemediğim. Bense bir ressamın gün batımında paletten aldığı turuncu renkten başka bir şey değilim.

Konudan konuya atlamak gerekirse, Bukowski diyor ki, banyoya giderken üzerine bastığın bira kapağından başka bir şey değildir aşk. Okuyorum, sonra kendime soruyorum, benim için ne acaba aşk, henüz tam tanımını yapamıyorum. Heyecan diyemem, insan her an hissedemez ki aynı heyecanı, bunu hissetmek mi aşk yoksa? Belki paylaşmaktır benim için, yakın hissetmektir. Hiç yanından ayrılmadan, hiç ayılmadan, sabaha kadar konuşmak, dokunmak, daha çok paylaşmak istemektir. Emin olamadığım şeyleri konuşmaktan hep çekinirim, üzerine düşünmem gerekir, ya aceleyle düşünüp yanlış şeyler söylersem? Aşk aceleye gelmez. Belki de acelenin kendisidir aşk ben bilmiyorumdur, belki de sarhoşumdur şu an -muhtemelen-. Belki de yaşam boyu elimizde çeşitli anahtarlar vardır, ilişkiler için, işler için, arkadaşlıklar için, her şey için. Düşünsene, yirmi dört yaşındayım, daha kapıları zorlamam gereken kaç anahtar var elimde, belki de hepsini büyük bir sabırla tek tek denemek, denerken öğrenmek gerek, bilmiyorum. İki buzlu bir viskinin de açamayacağı bir kapı olduğunu düşünmüyorum üstelik.

Ben dün gece rüyamda, telefonun öbür ucunda bir daha asla duyamayacağım bir sesle konuştum ama bu şimdi bambaşka bir konu. Elbet sırası gelir, sırası elbette hiç geçmez. Kulaklarındaki git gide uzaklaşan ezilen çakıl taşlarının sesi gibi ve kendi kendine büyümeyi de renklenmeyi de öğrenen ortancalar gibi. Özlediğin ama unutmadığın. Ama her sabah uyandığında gözlerini dolduran, ulaşamayacağın için delirten, bir şey yapamayacağını zaman içinde öğrendiğin için seni aynı zamanda dinginleştiren. Hüznün ta kendisi bu. Gülüşü hala kulaklarında çınlayan biri nasıl ölür ki? Bu işte benim uyumamın işareti.

Özlediğim ve unutmadığım çok şey var. Her yaşımda sahip olduğum her his, her yeni başlangıç, her bitiş, her sahip olduğum eşya hatta belki, hepsi buzlu bardağa ilk koyulan bira gibidir hala zihnimde. Uyutmazlar beni. Uyuyamayacağımdan korktuğum için yatağa hiç girmeden sabahlarım bazen. Bir zamanlar tanıdık kollar huzur verirdi bana, hep gideceğini de bilirdim üstelik, onun telaşına rağmen verdiği bir huzur olurdu, sabah karşı martılar ötüşürken tedirginleştiren, ama terk etmeyen. Geçenlerde tanıdık gelen tek şey martıların ötüşüydü, huzur başkaydı, sevgi başka, kollar bambaşka, his yalnızca tanıdık.

Ben aslında şarabın iki şeye ithafen içildiğini düşünürdüm, midende uçuşan kelebeklere ve midende uçuşan kelebeklerin bitirdikleri son güne. Ben bugün neye içtiğimi bilmiyorum, kozasındakilere mi, son gününü bitirmiş olanlara mı. Ben dün de hangisine içtiğimi bilmiyordum, ben aslında bir süredir, hiç bir şey bilmiyorum. Kendimle her tanışacağımda bahane üretiyoruz karşılıklı, “sonra” diyoruz, bugünü de boş verelim. Bu sorgulamalar, bu kendini tanımalar, bu karşılıklı sorgulamalar ve kendimi iyi de tanımalar hiç bitmezse, en bitmediği gün, en kötü ihtimalle deliririz. Belki delilik çok da kötü bir şey değildir.

Belki de tam delirmediğimiz için böyleyizdir.

Sonra ben bu yazıyı yayınlamadan, her konu hakkında bir şeyler paylaşabildiğim, görüşlerine çok değer verdiğim nadir insanlardan birine okuttum, bana en sonunda dedi ki “Seni seviyorum, sonraya bırakmadan, tanıdığım, tanımadığım hallerinle seviyorum.”

Aslında şu an açıklayamayacağım bir şekilde her şeyin cevabı bu; sonraya bırakmadan.

Sonraya bırakmayanlar, iyi ki varsınız.

Hiç bir şeyi sonraya bırakmayın.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s