Sesindeki ev dağınıklığı

Arkada sessizce James Blake çalıyor, “Love me in whatever way”, üzerine polar bir battaniye almışsın ısınmaya ve aylar sonra yazmaya çalışıyorsun. Günler, belki haftalar sonra ikinci biranı içiyorsun. İçin hayal kırıklıklarıyla, umutlarla, güneşli günlerde yaptığın yürüyüşlerle, paniklerle, kül tablası izmaritlerle, masanın üzeri kitaplarla ve başlayıp asla bitiremediğin eskiz defterleriyle, odanın içi sulamayı genellikle ihmal ettiğin çiçeklerle dolu. Bir yerden bir ışık arıyorsun, dolu bir odaya gireceğini umarak kapıyı aralıyorsun bir bakıyorsun oda bomboş, bir anı sıkışmış sadece bir duvar kenarına.

Ne yapacağını bilmiyorsun, aslında söylemek istediğin çok şey var bir sürü insana, seni ihmal eden arkadaşlarına sitem etmek istiyorsun, eskiden çok yakın olduğun ama artık yollarınızın asla kesişmediği arkadaşlarına arayıp neden bozduk biz bu güzel paylaşımı diye bağırmak istiyorsun, aşık olduğun adamı arayıp sabaha kadar konuşmak, belki telefonun iki ucunda yalnızca susmak istiyorsun. Ama bir şeyler engelliyor seni, bir şeyler hepimizi hep engelliyor. Sonra içiyorsun, içki kapıları biraz aralıyor, duvarları yıkıyor ama uyandığında yeni iki setle karşılaşıyorsun. Sürekli olarak kendini aynı döngünün içinde, aynı kara delikte, yürümen gereken aynı bitmek bilmez yollarda buluyorsun ama biliyorsun, bu sonu gelmez gibi görülen döngüler bir gün bitecek.

İki duble koyuyorum bazı geceler, biri sana biri bana. Seninki duble, merak etme.

Ne fark ettim biliyor musun özlerken, o kadar zaman geçirdik birlikte, o kadar günün o kadar gecesi, o kadar gecenin o kadar sabahı, bir tane fotoğrafımız yokmuş birlikte. Hiç olmamışız gibi. Bana bakarkenki yüzünü unutursam diye bir telaşlandım sonra, sonra dedim ki insan unutmak istemediği şeyleri unutmaz, iyi gelmeyen şeyleri unutur. Yoksa sen mi söylemiştin bana bunu, hatırlayamıyorum. Sen bana iyi mi geliyordun kötü mü, bunu zamanla yüzünü ne kadar hatırladığım mı gösterecek bana? Bilemiyorum. Bunlar hep alkolle yazılan satırlar. Sigarandan nefes aldıktan sonra heyecanlı heyecanlı anlattığın şeye devam edip, laf arasında dumanı hızlıca üfleyip bana dönmeni özledim. Bunu biliyorum.

İnsan ne tuhaf, kendimizi de, arkadaşlarımızı da kandırsak, bir yanı hep gidenin dönmesini bekliyor, umut ediyor. Gerçi insanın aynı kabullenmekte zorlanan yanı, üzerine toprak attığın birinin de dönmesini hala bekliyor. Ne gibi biliyor musun, aylarca bekliyorsun sarmaşık büyüyecek ve binayı saracak diye. Her gün, her hafta bakıyorsun heyecanla, o kadar zaman geçiyor ama duvar hep çıplak kalıyor bir şekilde.

Konuyu çok da saptırmadan değiştirmem gerekirse, birlikte rakı içebildiğim insanlara karşı ayrı bir toleransım, ayrı bir sevgim oluyor. Biz mesela güzel de rakı içerdik birlikte. Yorgunluğumuzun üzerine koyardık birer duble, ikişer, üçer.. Daha kaç ay geçti ki Beyoğlu sokaklarında kahkahalarımızın yankılanışı üzerine? İnsan çok sevdiği birinden uzaklaştığında kendini çok yalnız hissediyor, çünkü uzun bir süre en çok onunla vakit geçirmiş ve diğer insanlarla paylaşımına ara verdiği için evde bir başına, loş ışıkta şarap içerken buluyor kendini. Oysa John Berger diyor ki; yeryüzü insana en dolaylı bir dille şu güveni verir; asla büsbütün yalnız değiliz.”

Bu satırlara başlamadan bir saat önce eskilerden tanıdığım birinin beni arayıp nasıl olduğumu sorması, kısa bir telefon konuşmasına çok gülüşme ve çok paylaşım sığdırmamız bana doğrulatıyor bunu. Telefonu kapattığımda yeniden iyi hissediyorum, gülümsüyorum.

Geçenlerde delirmeye ilk kez bu kadar yakın olduğumu hissettim. Arabaların vızır vızır geçtiği yolun ortasında kendimi bırakıp hiç bir şey düşünmeden, ne olacaksa olsun istedim.

Şimdi düşünüyorum, hiç bir şey boşa değil yaşadığım, yaşadığımız. Yalnız başıma balkonda şarap içtiğim dolunaylı geceleri özlemem de boşa değil, Kadıköy Beşiktaş vapurunda karşılaştığımız insanlar boşa değil, bir zamanlar her gün arkadaşlarımla görüştüğüm günlere karşılık, şimdiki yalnızlığım da boşa değil, yaptığım hatalar da doğrular da hiç biri boşa değil. İnsanı insana getiren bir takım hatalar ve doğrular oluyor neticede, bunu bildiğin için hatalar zincirlemelerine bile kızamıyorsun. Sanki bir halkayı çeksen aradan, tüm büyü bozulacak. Bilemiyorsun. Yıllar geçtikçe daha bir kendi kuyruğumu kovalar oluyorum. Tüm hırslarımdan, öfkelerimden arınıp farklı hislerin peşine düşünüyorum, farklı hedeflerin, farklı boşlukların. Daha yolun da çok başı aslında. Geçirdiğim seneler aklıma yetişemiyor, bunu nasıl çözeceğiz bilmiyorum.

Bazen de şunun tedirginliğini yaşıyorum; doğru şey için mi savaşıyorum? İnsan ne için ne kadar efor sarf etmesi gerektiğini nasıl bilebilir? İnandığımız şeyin peşinden gitmek her zaman inandığımız şeyin doğru olduğunu tabi ki göstermez ama ne kadar savaşmalıyız? Ne kadar beklemek ya da ne kadar ileriye gitmek doğru acaba. Ya Odysseus hiç dönmeyi hedeflemeseydi İthaka’ya? Bu belki çok da doğru bir örnek olmayabilir ama sorgulamak istemiyorum.

Bugün yürüyüş yaptım, evin şeklini değiştirdim çünkü güneş vardı, iyi hissettirdi bana kendimi. Gidip çiçek aldım, aslında frezya isterdim ama çiçekçi mevsimi olmadığını söyledi, nergis aldım ben de onun yerine, içeri girince mis gibi kokuyor salon. Kendime sözüm vardı, bir gün yalnız yaşadığımda salonda hep bir vazonun içinde taze çiçekler olacaktı çünkü onların bana iyi hissettireceğini biliyordum. Bugün kendime olan bir sözümü tuttum, gerçekten de iyi hissettirdiler, hem çiçekler hem kendime verdiğim bir sözü yerine getirmek. Peki tüm bunlardan size ne, bilemiyorum. Belki herkes kendinden bir şeyler buluyordur okudukça çünkü aslında hepimiz benzer şeylerden geçiyormuşuz, öyle diyor konuştuğum insanlar.

Kışın insan daha mı yalnız hissediyor bana mı öyle geliyor? Soğuktan belki. Kış demek benim için bol kırmızı şaraplı ve bol Jeff Buckley’li günler demek. Benim mevsimim başlıyor. Bir de kar yağsa, kendimi evimde hissedeceğim. Seninle tanıştığımdan beri de birlikte ilk karı göremeyeceğimizi biliyordum üstelik, bu da çok tuhaf. İnsan sonunu bildiği şeye bile ümitleniyor, umut etmek yaşamanın bir parçası gibi. Geçmişin, bugünün ve geleceğin kesiştiği bir noktadayım, ne yapacağımı bilmiyorum. Yine annesinin gelip kreşten almasını bekleyen üç yaşındaki halime döndüm, birini bekliyorum, bir şeyi bekliyorum, şimdilik her şeyi oluruna bıraktım ve günü kurtarıyorum, kendimi kurtarabilmek için. Ne kutuda içmem gereken ilaçlar umrumda, ne doktorun verdiği beslenme listesi, ne kanepenin yanında biriken şarap-bira şişeleri umrumda, ne de başka bir şey. Sanki dün gece bir uğur böceği geldi, öpücük kondurdu omzuma ve gitti ben uyurken. Garip bir his, kapkaranlık, her tarafından sular sızan, boyu boyunu anca kurtaran tonoz bir tünelin sana en uzak noktasında gözünü alan bir ışık parıltısı derdim betimlemem gerekseydi.

Hayat gerçekten çok tuhaf ve son zamanlarda şunu öğretmeye çalışıyor bana insanlar, acılar karşılaştırılamaz. Mesela telefonun çalmasını bekleyebilirsin, ama biri gerçekten artık arayamayacak, yalnızca rüyalarında görebileceğin ve gülüşü kulaklarında daima çınlayacak bir insanın bekleyişidir, biri de seninle aynı gökyüzüne bakabilen ama seni aramayan biridir. Ama insan bir şekilde ikisine de üzülüyor, daha kötüsünü yaşadığı için, yorucu diğer olaylara karşı kayıtsız kalamıyor bir şekilde. Öncesinde de demiştim, ayrılmak ve gitmek farklı şeyler benim için. Susarak yapılan gitmelere hiç alışamayacağım ben, büyümeyi de beklemiyorum artık. Sanırım hep böyle olacağım. Hep fevri, hep aklına eseni kimseye danışmadan yapan, insanları yalnızca fikrine onay versin diye arayan, onay vermediklerinde sinirlenen, kızıp telefonu kapatan. Bencil de değilim aslında. Kim bencil olduğunu kabul eder ki bu arada?

Sen hep susuyorsun, ben hislerimi kusarken de sen sakince tek kelime etmeden susup otururdun karşımda zaten. İnsan hislerini neden söylemez, hiç anlayamadım. Neden korkar, neden çekinir, diğer ihtimaller daha mı iyi gelir, anlamam. Cemal Süreya’ya kalırsa sesinde ev dağınıklığı var. Bana kalırsa, gözlerinde yılların verdiği kaosu gizlemeye çalışıyorsun. Bir bira daha içmemem gerekiyor biliyorum ama insan bazen bazı koşullarda engel olamıyor kendine değil mi?

Bu yazı nasıl biter bilmiyorum. Bazen insan söyleyecek bir şeyi olmasa bile birini aramak istiyor ama aramaması gerektiğini de biliyor çünkü hep sarhoşluktan bunlar. Bunlar uyumanın işareti. Bir bira daha içtikten sonra. İnsanın en samimi halinin içkiliyken olduğuna ve tesadüflerin asla yalnızca tesadüf olmadığına da inanan bir insanım.

James Blake-Love me in whatever way

 

Metin görseli: Can Kaya
instagram.com/cnkyche/
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s