Duygular döngüsü

Ağustos ayı bitmek üzere, baktım, en son 2017 Aralık’ta yazmışım. Kendime her hafta yazacağıma dair söz verişimin ve tutmayışımın üzerinden aylar geçmiş, elime kalem değmemiş, fotoğraf makinası rafta tozlanmış, yeni ev, yeni hayat demişim, hepsi havada kalmış. Uzun, çok uzun bir toparlanma sürecinden sonra, erteleme hastalığına direnmek için geldim klavyenin başına.  O kadar uzun bir süre kendimle neyi paylaşamadım, neydi bu kadar derdim sorsanız, anlatılacak şey de değil. Kendime verdiğim sözler, başkalarına verdiğim sözler, başkalarının bana verdiği sözler, aylar sonra bir baktım elde sadece kocaman bir kabulleniş. Bu da iyi. Şimdi kalan son kadeh şarap, bir şeftali ve biraz peynirle, arayı kapatmaya çalışacağım. Oturup uzun zaman üzerine kendimle ciddi bir sohbet edeceğim şimdi, vakti geldi.

Defterimi karıştırdım, kışın bir şeyler karalamışım kar yağarken, okuyunca hatırladım, sonra daha çok kar yağar da yazıyı toparlar öyle yayınlarım diye düşünmüştüm, daha çok kar yağmadı. Hatta o kış yalnızca o gün kar yağmış bile olabilir.

“Kar yağıyor, koparılmış pamuk parçaları gibi düşüyorlar gökyüzünden. 

Bazı insanlarla tanıştığında karın yağışını birlikte izleyecek kadar çok mevsiminiz olmayacağını biliyorsun bir şekilde, ne garip. İki kış arası ilişkinizde, kışa yaklaştıkça korkuyorsun. Uyuyup uyanıyorsun günlerce, en sonunda güzel uyanıyorsun ama, kahveyle başlayan günlere uyanıyorsun, bir bakıyorsun kar yağıyor ve tek başınasın. Hüzünlü de değilsin çünkü beklediğin buydu, diyorum ya, garip. Bu hem bir şeyi sezmek, hem dilemek sanki. Her kışı, her yağan karı farklı duygularla, farklı insanlarla, farklı pencerelerde karşılıyorsun. 

Acelemiz yok, bütün gün bizim. 

Kar yağıyor, pencereden dışarı bakıyorum. Çocukların daha tutmamış, iki dakika sonra eriyecek karlarla, küçücük avuçlarında kar topu yapmaya çalışıp, birbirlerine atıp gülmelerini izliyorum. Kar iyice bastırdığında, bütün bu yollar kapandığında, ellerine birer poşet alığ yokuştan kayarlar mı acaba? Biz yapardık çocukken, ben daha Üsküdar’da büyürken. Bir yerlere tutunarak, muhtemelen benden büyüklerden yardım alarak, elim yüzüm kıpkırmızı, sümüklerim buz tutmuş halde üşenmeden, yorulmadan, üşüdüğümü kabul edip de eve çıkmadan, defalarca tepesine çıkardım o uzun yokuşun başına, sokak lambasının altına bakıp sık sık da kar hala yağıyor mu diye kontrol ederek. Bir çocuktaki inancın da başka herhangi bir insanda olabileceğine inanmam bu arada, çocuk inatçılığıma tutunmam hep bundan.

Bir kaç kelime tekrarına dayanabilirseniz, biraz karla ilgili hatıralarımdan bahsetmek isterim.

Düşen her bir tane için birer anı, birer tebessüm. Sonra tüm gözyaşlarımı aldım, hiç süpürmediğim kütüphanenin arkasındaki tozlu yere attım. Ben bunu her kış yaparım, şarap şahit. Başlıyoruz. 

Kar yağıyor, ben yaramaz, kontrolü zor bir kız çocuğuyum Üsküdar’da. Bahsettiğim yokuşun altında iglo ev yapmaya çalışıyoruz benden büyük arkadaşlarımla, sonra yine kar yağıyor, seneler geçmiş ben Kadıköy’de sevgilimle el ele yürüyorum, birbirimizi kara boğup, kahkahalarla gülüyoruz. Kar yağıyor, ben Çengelköy’de yine benden çok büyük arkadaşlarımla kar topu savaşı yapıyorum, seneler geçiyor bu sefer dışarıda başka çocukların gülüşmeleri, ben odamda şarap içiyorum, yine rafa kaldırıyorum bir şeyleri. Bu benim yenilenme yöntemim, yeni hayal kırıklıkları, yeni mutluluklar ve yeni hüzünler için yer açma yöntemim, bağışıklık sistemimin bir savunması bu. Şimdi yine kar yağıyor yine yalnızım. Aklım bomboş, içim bomboş. Ne öfkem kalmış, ne sevgim, ne bir düşünce kalmış aklımda. Gecenin sessizliğine dalmışım koltuğun üzerinde. Ben bu gecelerin sessizliğini, kimsesizliğini çok seviyorum. Bütün el ayak çekiliyor sokaklardan, geriye yalnızca buzdolabının sesi, kedinin mırıltıları, ara sıra borulardan geçen suyun sesi, ender de olsa sokaktan geçen sarhoş naraları ve motor sesleri oluyor. Ama en çok kafamdaki sesler, yalnız kaldık sonunda. Ne yapacağız şimdi? Sabah nasıl uyanacağımızı düşünmeden içip sohbet edeceğiz şimdi ben ve ben.”

Şubatın başı. Doyamadığım bir kış mevsimi geçti. O zamandan beri aylarım koşuşturmalı bir sakinlikle geçti, yarısı tutulan yarısı ertelenen yeni kararlarla, yine birilerini özlemekle ama artık hiç aramadığını gördüğüm insanları da unutmaya başlamakla geçti. Güneşten kaçmakla, sigarayı bırakmakla, alkolü yine hep çok sevmekle, ikinci birada sigarayı hep özlemekle, bazen içimdeki inançlardan nefes alamamakla, bazen de eve gelip kanepenin ortasına çöküp yarım saat ağlamakla, ara sıra vuran diş ağrılarıyla, uzun zamandır görüşmediğim insanlarla yolda karşılaşınca ayak üstü sohbet etmekle geçti. Değişmeyen yegane şeylerden biri dolabımdaki kırmızı şarap stoğu.

Ben bence artık hayatımı bir duygular döngüsü içinde yaşıyorum.

Neyse. Yeterince Jeff Buckley dinleyemeden geçti bu kış. Bir kaç aya yeni kış var önümüzde, biraz Sait Faik okusak mevsim direk kışa dönecek sanki. Sonra yine başlarız en sevdiğimiz yerden;

“Sarhoşum, anasını satarım dünyanın…”

 

 

Metin görseli: Can Kaya
instagram.com/cnkyche/

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s